01 02 2012

Şaşırtmayan Hakem: GS 1-0 Antalya

Bu maçın hakeminin kim olduğunu dün akşama doğru öğrendim ve Twitter'da maçla ilgili ilk ve tek yorumum şu oldu: Yarın Antalyaspor'u çok zor yeneriz, puan kaybı asla sürpriz değil. Totem falan yapmıyorum, maçın hakemi İlker Meral. Açık ara en kötüsü. Görünen köy kılavuz istemiyordu ne yazık ki, başımıza gelecekleri görmek zor değildi. Kasımpaşa deplasmanında Ali Güneş'in voleybolcu olma girişimine izin veren, aynı maçta aynı oyuncunun gole giden adamı düşürmesi sonrası faulü çalıp skandal bir kararla kırmızı değil sarı kart çalan adamdı İlker Meral.

Engin'in Galatasaray dergisine yaptığı açıklamayı da düşününce İlker Meral'in bu maça damga vurmama ihtimali sıfırın altındaydı. Sanırım İlker Meral büyük bir şevkle Baros'u oyundan atarken içinden "Kırmızı öyle gösterilmez böyle gösterilir!" demiştir Engin'e. Veremediği ikinci penaltıdan falan bahsetmiyorum bile, eyyamı yapacağı maça atandığı saniye belli olan adamın bunu yapmasına şaşırmam. Aynı nitelikte iki pozisyon ve ikincisinde eli cebine bile gittiği halde düdük ağza gitmiyor, skandaldan da öte.

Baros demişken, atılmadan iki pozisyon önce İlker Meral'i sertçe itiraz edip itti kaktı, zaten kırmızı kartı orada görecekti, sadece bir dakika geç gördü. İlker Meral doğru düzgün bir hakem olsaydı, işini adam gibi yapan birisi olsaydı penaltı atılırken Elmander-Deniz ikilisine sorgusuz sualsiz sarı kartları verir, gerilimi engellerdi. Baros girdiğinde zaten o kadar gergin ve hakemin üzerine yoğunlaşmış hale gelmezdi maç. Yine de ne olursa olsun Baros'u atacaksan sana kasten iki kere vururken atacaksın, orta sahadaki bir pozisyonu hatırlatıp itiraz ederken saçma bir sebeple atıp hatalarına hata katmayacaksın. Seyirciyi tahrik diye bir şey varsa, bitiş düdüğü sonrası döne döne Mevlana'ya göz kırpan Ömer Çatkıç'a kartını vereceksin, raporuna da yazacaksın "Galatasaray taraftarı rakip oyuncuya kartopu -veya yabancı madde, her neyse- attı" diyeceksin, ceza verilecekse verilecek. Eminim ben ne Ömer'e ne taraftara o son olay yüzünden bir ceza gelmeyecek.

Neyse işte... Buz gibi havada bir maç keyfimiz vardı, hakemin onun içine edeceği belliydi, bir sürpriz yapar da kendinden bahsettirmez ve puan kaybedeceksek kötü hava-saha koşulları ve kötü oyunla ederiz diye umuyordum... Hakem İlker Meral olunca sezonun en kötü hakem performanslarından birine hazırlıklı olmak normal de, buna hazırlıklı olurken sinirlenmemeyi beklemek salaklık oldu.

07 01 2012

Samsun 2-0 GS & Samsun 0-4 GS

İlk yarısı, sezon boyu hatırlandığı zaman ders alınması gereken bir 45 dakika, ikinci yarısı ise yine sezon boyu hatırlanıp bir maçta asla umutsuzluğa kapılmamak için ders alınması gereken bir 45 dakika.

Böyle bir geri dönüşe sevindiğim kadar Sabri'yi sırtlanların arasına yollamadığımız için de seviniyorum. İlk yarıda sezonun açık ara en kötü Galatasaray'ının sahadaki en kötü iki isminden biri oldu Sabri. 1-0 giden maçta takım inadına kötü oynarken çok ciddi bir hatayla 2-0'a sebep olma takım daha da kötü oynasa bile Sabri'nin suçu olarak lanse edilecekti. Fatih Terim, Sabri'yi önce oyundan alarak, sonra da maç sonunda kendisini oynatması konusuna "Hata yaptım, tüm sorumluluk benim." diyerek ipten almış oldu. Sabri konusunun maçtan sonra sakız gibi uzatılmasına maçın hemen sonrasında nokta koydu, profesyonellikten öte bir şey bu. Hiç hazır olmayan Sabri'den galibiyet serisine devam eden takıma hemen uyum sağlamasını beklemek hata olurdu, o hatayı yaptığını ve üstlendiğini belirtti Terim kısaca.

Kazım'ın yerini Engin'le doldurma fikri teoride doğru gözüküyordu ancak pratikte olabilecek en kötü sonucu verdi. Sabri de çok kötü olunca sağ çizgi çöktü. Kanat performanslarının büyük önem teşkil ettiği 4-4-2'de bir kanadınız iki elemanıyla birden yokları oynuyorsa rakibe teslim olmanız kaçınılmazdır. Galatasaray ilk yarıda bu yüzden maçı verdi neredeyse. İkinci yarı önce Ujfa-Melo-Semih-Hakan dörtlüsü, sonra Engin'in yerine Servet'in girişiyle Melo'nun orta sahaya dönüşü. Bu arada Emre Çolak sağ kanada geçiyor, Selçuk'un arkasında defansif görev yapıyor, sonra Melo'nun yerine Sercan geliyor ve Emre ortaya geçiyor... Yani bir takımın sistemi maç içinde bundan daha fazla ne kadar değişebilirdi sende daha fazla alternatif zor sunulur. Golcüler, Semih ve Hakan hariç tüm oyuncular görev değişikliğine gitti takımda. Böyle bir ortamda takım oyunundan taviz vermemek takımın devre arası dayaktan beter bir konuşmaya maruz kaldığını net bir şekilde örnekliyor. Tabii buna bağlı olarak gelen konsantrasyon.
Galatasaray iki yarısının da büyük bir ders kitabı haline dönüşeceği bu maçta iki genç yıldızından -bırakın yıldız diyelim artık, aday demeyelim- da skor katkısı aldı ki benim gözümde her şeyden önemli olanı da bu. Semih, her ne kadar aslında rakip kendi kalesine atsa da, her şeyi başlatan golü attı. Üstüne takımı öne geçiren golde de Baros'a soluyla harika ortayı kesen geçen hafta İBB maçını alan Emre Çolak... Zapata'nın top tutmasını, Çağlar'ın muz orta açmasını, Mustafa Sarp'ın orta sahada pas yapmasını, Ayhan'ın maç boyu rakibe basmasını ve daha birçok imkansızı bekleyen Galatasaray taraftarı için rüyadan da öte bir şey bu. İlk 11'de 20'lik iki oyuncu maç alan hamleler yapıyor ve bu henüz takımın tam oturmamış hali. Hep tekrar etmekten sıkılmayacağım, kör istedi bir göz Allah verdi iki göz derler ya, o hesap benimki de. Bir tane genç oyuncuyu takıma kazandırıp ilk 11 oyuncusu yapsın yeter, o zaman destek olmaya başlarım demiştim Fatih Terim için. Semih'i kazandırdı ve ben tamam dedim ağzımın payını aldım, üzerine dört yıldır en fazla beklediğim oyuncuyu da müthiş bir hazırlıktan sonra bizlere sundu.

Bilindiği üzere -veya bilmiyorsanız da öğrendiniz- benim en büyük dertlerimden biri Riera bu takımda. Sevmedim ve sevemeyeceğim. Bugün oyuna girdiği saniyeden itibaren yerden yere vururken bir anda top takip edip asistiyle Selçuk'un füzesine zemin hazırladı. Golü attıran isimdi ancak geri dönüşe katkı sağladı diye tek pozisyon/maç uğruna bir oyuncuyu sevemem. Tek pozisyonla oyuncu sevecek olsam Denizlispor'a attığı golden ötürü Servet en sevdiğim oyuncu olurdu, Mustafa Sarp da Beşiktaş'a attığı gol sonrası orta sahanın maestrosu olurdu gözümde. Yani bu asist kendisini beğeneceğim veya bundan sonra eleştirmeyeceğim anlamına gelecekse işimiz iş...

Son olarak, Sercan'ın ilk golü. "Skora katkı yapmayan Selçuk" yalanının bir kez daha yıkılması falan... Çok daha uzatmak lazım ama çok uykusuzum ve pazar sabahı 07.30'da uyanmam lazım, kısa kesmeliyim.

06 01 2012

Gilardino Genoa'da...

Alberto Gilardino yıllar önce takıma geldiğinde öyle bir performans gösterdi ki Serie A'da son 40 yılın rekortmen gol kralı Luca Toni'yi bile formasından etmişti. Ancak geldiği durum o kadar vahimdi ki kendisinden para kazanabilmek bile mutluluk verici oldu desek yeridir. 2011/12 sezonu ilk yarısında sadece iki gol atabildi. Sakatlığının etkisi illaki var ancak böyle bir adamın 10 maçta sadece "iki" gol bulabilmesi sakatlık bahanesiyle geçiştirilemez. İyisiyle kötüsüyle Alberto Gilardino'ya veda etti Fiorentina, resmi siteden de son bir teşekkür videosu geldi kendisine.

Çalan şarkıyı merak edenleriniz olabilir: Steve Miller - Abracadabra.

Bu arada, yerine düşünülen ilk isim Maxi Lopez, ancak o transferde pek umut yoktu ilk haberlere göre ve bu yüzden de yeni aday Chamakh... İki ucu boklu değnek yani.

04 01 2012

Emre Çolak!: Galatasaray 4-1 İBB

Galatasaray'ın başarısız sol açık transferleri ile söze girmek lazım. 2005 yazında Heinz geldiğinde takımın büyük yıldızı olmasa da orada idare edecek kadar iş yapması bekleniyordu. Onu bile yapamayan çek oyuncuyu sezon sonu göndermiştik. Heinz takımdayken Arda da Manisa'da kiradaydı. Manisa'da o kadar güzel oynadı ki yeni sezonda Heinz hemen gönderildi ve Arda'ya şans tanındı. Boleslav maçı ile başladı ve iyisiyle kötüslye -ki bence ağırlıklı olarak kötüsüyle- takıma 30 milyon Türk Lirası civarı para kazandırıp gitti. Heinz'ın başarısızlığı Arda'ya yaradı yani.

Takvim ilerledi, Arda ayrılmıştı ve yerini doldurması amacıyla Riera kadroya dahil edildi. Arda'nın maç seçen o kötü halinden daha kötü bir oyuncuyu bulmuştuk. Rotasyon oyuncusu olmak bir yana, iyi bir yedek olacak durumda bile değildi. Sezonun ortasına doğru Fatih Terim bile kendisine olan desteği çekti. En beklenmeyecek anda, kimsenin tahmin edemeyeceği bir maçta Riera ilk 11'deki yerini Emre Çolak'a kaptırdı.
Fenerbahçe derbisinde, maça ilk 11'de altyapıdan isimlerle son başladığımızda pek parlak şeyler yaşamadık. Ferhat Öztorun'un takımdaki geleceği bir anda karardı, Uğur Uçar ise kendisine olan güvenin yeniden kazanılması için uzun süre beklemek zorunda kaldı. Tam onu kazanırken Konya'da TFF kurbanı oldu ya neyse... Heinz transferinden altı yıl sonra, Galatasaray yeniden başarısız bir sol açık transferi yaparak altyapıdan dev bir yıldız adayı kazandı: Emre Çolak. Riera'dan aylardır beklenen performansın çok daha fazlasını derbide Fenerbahçe'ye karşı ortaya koydu. Formayı da kaptı ve bir daha bırakmadı.

Fenerbahçe derbisinden iki veya üç maç önce Emre Çolak ile ilgili konuşurken aynı masadaki arkadaşlara "Fatih Terim kendisini ikinci yarıya saklıyor, Semih'e bu derece güvenen ve inanan adam Emre'yi umursamıyor olamaz." demiştim. Tahminimde iyi anlamda yanıldım çünkü Emre ikinci yarıya kalmadan kendini gösterme şansı buldu.

Galatasaray'da A takım kariyeri parlak başlamıştı, Denizli Belediyespor'a karşı iki gol buldu ancak o dönem fizik olarak fazlasıyla zayıf olan çocuk şimdi bunu da yavaş yavaş aşmakta. Kendini zorlayarak açtığı ortalar ön direği zor bulurken artık Hagi gibi uzak mesafeden özlediğimiz golleri atabilir hale geldi. İlk etapta ayaklarının güçlendiği Fenerbahçe maçında soldan girdiği ve son anda Volkan'ın kornere çeldiği sert şutla belli olmuştu. Ayaklardaki güçsüzlüğü halletmiş, sırada vücudun üst kısmında iki mücadelelerde birazcık çarpışabilir hale gelmesini sağlayacak çalışmalarda. Kendisi bu konuda inançlı, fiziğiyle ilgili çalışmalarının meyvesini aldığını ve daha fazla çalışacağını kendi ağzıyla söyledi bu maçtan sonra.
Yıllar sonra yeniden tamamen bir genç oyuncunun sürükleyip bizi üç puana taşıdığı bir maç izledik. Golleri için ne kadar alkışladıysak maç içerisindeki doğru koşuları, pasları ve defansif gayretleri için iki katı alkışlamalıyız. Bu çocuk gözlerimizin önünde bir yıldıza çevrilecek ve umarım kariyerine attığı ilk adımlarının fazlasıyla benzeştiği eski kaptanı gibi benzer bir yolda ilerlemez. Daha büyüğü, daha yeteneklisi ve daha efsanesi olması için hiçbir engel yok önünde. Kendisi de Florya'da ne kadar çalışırsa TT Arena'da o kadar büyüyeceğinin farkında.

İyice coşmak istiyorum, Emre'nin attığı ilk gol bana Kewell'ın Bordeaux maçındaki golünü anımsattı. Orada benzer açıda ve mesafede Kewell vurduğu anda kaleye gitmesini beklemeden gol olacağını nasıl hissetiysek bu maçta da aynısı oldu. O top Emre'nin ayağından çıktı ve gol olmaktan başka bir şansı yokmuş gibi gitti. İkinci golde de Robben misali sağdan ceza sahasına paralel top sürmeye başladığı anda kaleye vuracağından emindim. O da gol oldu ve daha büyük bir güven kazanıldı kendisine.

Kendisini ispatlama yolundaki bir genç adamın böyle goller atıp takımını bir maçta iki kere öne geçirmesi asla unutulmayacak bir performans olmalı. Derbiden bu yana tek eksiği gol bulmaktı, iki tane bulup iki kere rahatladı. Bu goller tribünü kendisine, kendisini de kariyerindeki geleceğine daha inançlı hale getirdi.

Bir maç yazısı hedefiyle açtım boş sayfayı ama Emre Çolak tek başına doldurttu bugün. Daha çok fazlasını yazmak isterdim de, bugünlük bu kadar olsun, devamını defalarca yazacağıma daha fazla eminim bu maçtan sonra.

Aklıma gelmişken; kaptanlığı Semih de almasın Emre de almasın bu takımda. En azından beş sene boyunca bu olmasın. Bu iki genç adamı kaptanlık gibi ağır yüklerin altına sokmaya gerek yok, kaptan Selçuk olur, Baros olur, kalırsa Melo olur. Forma numarası korkusu da salmamak lazım tabii... Semih'e 3, Emre'ye 10 yazan formalar giydirmenin alemi yok. Sezon başı sorulsun, ne isterlerse onu giysinler, 52 veya 26 onlarla özdeşleşsin. Arda konusunda yaşanan olumsuzlukların hepsi yöneticilerimize güzel bir örnek olsun bu genç adamlar için.

02 01 2012

Not Defteri #49

  • Bunu bile yazmayalı altı ay olmuş arkadaş, ben ne tembel adammışım.
  • O değil de futbol ve spor yazmayınca ses etmeyip de "Oğlum lan not defteri falan yaz biz onu daha çok seviyoruz..." diyen birkaç arkadaşım var, adam değilsiniz.
  • Ben bu ara diziden diziye koşup bol bol oyun oynamak istiyorum ama vasat bile denemeyecek kadar kötü bir performans sergiliyorum. Sadece FM 2012 oynayıp The Big Bang Theory ile New Girl izliyorum. Big Bang'in daha ikinci sezonunda olduğumu söylesem çeşitli küfürler de yerim.
  • Ama etmeyin küfür tabii. Yeni yeni emekleyen bir yabancı dizi izleyicisiyim sonuçta... (Hiç sevmediğim edebi benzetmelere giresim var da neyse boş ver, bu kadarı bile tiksindirdi... Yeni emekliyormuş da bilmem neymiş, o ne lan öyle.)
  • En son not defteri yazdığımda mesela 54-55 cm uzunluğunda saçlarım vardı. Şimdi mi? İki haftada bir falan üç numara kestiriyorum. Uzun saçtan bıkıp kestireli üç ay oluyor neredeyse.
  • Kısa saça geçtiğimden beri uzun saça hakaret ediyorum onu da not olarak düşeyim. Böyle de karaktersizlik yaparım, hiç gocunmam.
  • Ama şu var ki uzun saçı kestirdikten sonra duş alırken avuç dolusu şampuanı üç numara saça dökme salaklığına bir değil birkaç defa imza attım. Saçı kestirdikten sonra duş alınca sorun yoktu da, sonraki gün alırken şampuanı avuç dolusu dökmeyi bırak "yok denecek kadar" saça saç kremi bile sürmeye kalktım.
  • Bunlar bir dönem uzun saç sahibi olmamış adamın anlayamayacağı dramlar. Yani ne denli büyük bir dram olduğu konusunu bilen bilir...
  • Şunu unutmadan yazalım, blog olarak yazı yazmıyor olabiliriz bu ara ancak bir ayağımızın Çin'de olduğunu söyleyebilirim. Blogun yazmayan yazarı(wtf?) Deniz(McDennis) bu aralar Çin'de kariyerini sürdürüyor. Kariyer derken futbol kariyeri değil, iş gereği gitti. Sanırım iki hafta sonra falan dönecek dünyanın en büyük her şey bir milyoncusundan.
  • Kendisine sordum ama Türkiye'deki gibi her şey bir lira değilmiş Çin'de, duyar duymaz yıkıldım. Böyle bir hayal kırıklığı nasıl tarif edilir bilemem. İki lira verdiği şeyler falan olmuş, Çin dediğinde her şey bir lira olmadıktan sonra ne anladım öyle Çin'den.
  • Ne Çin dedik be. Çin'de okuyucumuz varsa da böyle selam olsun kendisine. Konfişfüs abimize de selam olsun, o kadar Çin dedik onu atlamadan olmaz.
  • TOOL YENİ ALBÜMÜ NİHAYET ÇIKARIYOR BU SENE. 2012'NİN 2011'DEN HER HALÜKARDA GÜZEL OLACAĞININ KANITIDIR BU.
  • Son not: FM 2012'de Fiorentina ile ilerliyorum. Hafif özet kıvamında hikayesini yazarım. FM 2011'de Fiorentina ile yarım sezon oynayıp sinirlenip kapatmıştım, bu defa yine aynısı olacakken direndim ve efsanevi bir kırılma noktası oldu benim için. Böyle meraklandırayım da blog adına beklenti falan oluşsun bari......

19 12 2011

Geciken Derbi: Siena-Fiorentina

Sezon başı grev olmasa sezonun açılış maçı bu Toskana derbisi ile olacaktı. Ertelenen ilk hafta maçları 20-21 Aralık tarihlerinde oynanacak ve açılış maçı yarın(salı) 19.00'da bu derbi ile olacak.

Fiorentina'da Cassani, Kroldrup gibi isimler kadroya girme hazırlığındalar. Ayrıca son maçta görev alan Salifu'nun yokluğunda orta sahaya sarı kart cezasından dönen Montolivo katılacak. Bu maç Montolivo'nun son maçı bile olabilir Fiorentina'da. Bu erteleme haftasından sonra Milan, Inter ve Juve aynı anda saldıracaktır Montolivo'ya. Hep dedim ya, bari şu adamdan üç beş bir şeyler kazansak da boş gitmemiş olsa... Mesela gelen parayla eski oyuncumuz Palombo'yu alabiliriz. Sampdoria'dan ayrılacağını açıkladıktan beri en ciddi talibi Fiorentina oldu zaten.

Maçla önemli birkaç bilgi verip yarını beklemeye başlayalım:
  • Siena son dört maçtır kaybediyor.
  • Buna ek olarak tam 11 maçtır üst üste gol yiyorlar.
  • Siena bu sezonki dört galibiyetinden üçünü kendi sahasında aldı.
  • Aynı zamanda Fiorentina da Serie A'da Delio Rossi yönetimindeki son beş maçında bir galibiyet alabildi. Alınabilen toplam puan da beş.
  • Fiorentina bu sezon deplasmanda hiç kazanamadı. Oynanan yedi maçta beş yenilgi var.
  • İki takım arasındaki son 12 lig maçında Fiorentina'nın altı, Siena'nın üç mağlubiyeti var.


18 12 2011

AC Milan Caffe e Ristorante

Japonya'nın Nagoya şehrinde dünyada türünün ilk örneği denebilecek bir cafe açıldı. İlk örnek olması ise AC Mlan'ın cafeye resmi sponsor olması, yoksa onlarca cafe vardır takım konsepti ile açılan.

Cafe sahibi olan 28 yaşındaki Arimasa İvata, müşterilerin sık sık neden Nagoya'da böyle bir işe girişildiğini merak ettiğini belirtiyor ki İtalya'da bile Milan'ın resmi olarak finansal destek sağladığı bir cafe yok.

Bağlı olduğu şirketten ayrılıp Milan ile görüşmelere başlayan İvata Ekim 2011'de AC Milan Caffe'yi açtı. İtalyan mutfağından yemekleri servis eden cafede aynı zamanda şarap ve espresso da menüye dahil. İtalya'da, özellikle de Milano'da lezzet anlayışı neyse aynısını taşımayı hedeflemiş bu Japon arkadaş. Şöyle diyor cafe ile neyi amaçladığı konusunda: "Japonya'dayken insanların kendilerini İtalya'da gibi hissedecekleri bir yer yaratmak istiyorum."

Cafe mantık olarak takımın renkleri kırmızı ve siyah ağırlıklı dekore edilmiş, dört bir yanında takımla ilgili fotoğraflar, eşyalar, imzalı formalar bulunmakta. Ayrıca cafenin logosu da Milan tarafından dizayn edilmiş.

Müşteriler Milan'ın her maçını 100 inch boyutundaki dev ekrandan izleyebiliyorlar, ayrıca Japon Milli Takımı maçları da yayınlanıyor. Bu harika imkana rağmen İvata cafenin spor temalı bir bar değil cafe-restoran olarak piyasada yer etmesini istiyor.

Milan aynı zamanda Aichi'de çocuklar için bir futbol okulu da açtı ve İvata il/şehir/eyalet -bilemedim ne desem- başkenti/merkezi olan Nagoya'da böyle bir cafe sahibi olmasının kendisini daha da cesaretlendirdiğini söylüyor.

Nisan ayı sonlarında, futbol okulunun açılışından etkilenen İvata tesislere sık gidip gelerek bir yandan da Milan ile cafe konusunda görüşmelere başlamış ancak tüm bu görüşmeler futbol okulunun dışında olmuş.

İvata, Milan'ın işbirliğine çok sıcak baktığını ancak İtalyan ve Japon yasalarındaki farklılıkların süreci uzattığını ve bu yüzden ilk görüşmelerde iş teklifini geri çekmek zorunda kaldığını söylüyor. Ancak genç girişimci devamında başarıya ulaşıyor tabii ki.

Cafenin açılışından sonra kulüple görüşmeleri hiç aksatmayan İvata fırsat bulabilirse oyuncuları cafeye davet etmek gibi planları olduğunu söylüyor. Ayrıca şöyle bir beklentisi var: "Japonya'nın teknik direktörü Zeccheroni eski bir Milanlı. Umarım yolu buraya düşer, ne zaman isterse..."

16 12 2011

UEFA Avrupa Ligi 2. ve 3. Tur Kuraları


Avrupa Ligi'nde son 32 ve son 16 kura çekimi Steaua Bükreş ve Kızılyıldız ile iki kez Şampiyon Kulüpler Kupası kazanmış, 2012 finalinin de ev sahibi olan Romanya'nın ünlü defans oyuncusu Miodrag Belodedici ile birlikte çekildi.

İlk olarak Türk temsilcilere bakarsak seri başı olarak kuraya giren Beşiktaş, geçen yılın finalisti Portekiz temsilcisi Braga ile karşılaşacak. Beşiktaş'ın yabancılarının çoğunun Portekizli olması eşleşmeyi enteresan kılıyor. Braga'yı elediği takdirde ise Lazio-Atletico Madrid galibi bekliyor ki oldukça zorlu bir yol gözüküyor. Trabzonspor ise kuvvetli bir Hollanda ekibi olan PSV'yi çekti kendine rakip olarak. Kağıt üstünde zor bir eşleşme olarak gözükse de, Hollanda ekibinin Şampiyonlar Ligi'nden bir mağlubiyetle ve son anda elenmiş bir Trabzon'dan çekineceğini düşünüyorum. Trabzonspor bu turu geçerse Stoke-Valencia eşleşmesinin galibi ile eşleşeceğini de ekleyelim. Trabzon'un yine bir kura şanssızlığına da tanık ediyoruz desek yanlış olmaz. Ancak her iki takımımızın da doğru planlama ile aşılabilcek engelleri olduğunu da belirtmek lazım.

Özellikle Şampiyonlar Ligi'nden Avrupa Ligi'ne geçen çok sürpriz takımlar, turnuva standartlarının çok üstünde eşleşmeleri beraberinde getirdi. İlk iki kurada Porto-Manchester United ve Ajax-Manchester City eşleşmeleri ile beraber Lazio-Atletico Madrid maçları da kupanın izlenirliğini oldukça artıracaktır.

Maçlar 16-23 Şubat 2012 tarihlerinde oynanacak, ancak aynı kentin takımlarının olduğu maçlarda (Manchester takımları gibi) maçın biri çarşamba günleri yani 15-22 Şubat 2012 tarihlerinden birinde olacak. Umarız yeni yayıncı kuruluş açık kanallardan yayınlanan maç sayısını artırır ve futbolseverleri mutlu eder.

UEFA Şampiyonlar Ligi 2.Tur Kuraları


Şampiyonlar Ligi'nde son 16'nın kuraları bugün öğleden sonra Paul Breitner'in katılımıyla gerçekleşti. Mucize eseri ikinci turu gören O. Lyon, seri başı takımlardan en tercih edilecek olan Apoel FC'yi çekti. Seri başı olan iki İngiliz takımına İtalyan takımları çıktı. Napoli-Chelsea ve Milan-Arsenal eşleşmelerini gördük.

Breitner ise efsane olduğu takıma en yakın deplasmanı çekti desek yalan olmaz. B.Münih, Google Maps verilerine göre 400km civarı bir mesafe katederek Basel ile karşılaşacak.

Maçlar 14/15 ve 21/22 Şubat 2012 tarihlerinde oynanacak. Şimdiden güzel maçlar bizi bekliyor diyebiliriz.

Natali Milan'a Mı?

Milan'da 15. hafta maçları sonrasında sakatlık haberlerine bir yenisi daha eklendi ve Mario Yepes'in uzun süre sahalardan uzak kalacağı açıklandı. Milan da Yepes'in yerine ligin ikinci yarısını idare edecek yeni bir stoper arayışına girdi.

Sağ ayak bileğindeki sakatlık nedeniyle tahmini 10 hafta sahalardan uzak kalması beklenen Yepes'in yerine ilk alternatifin Cesare Natali olduğu söylenmekte. Önümüzdeki yaz sözleşmesi sona erecek olan Natali'ye Milan'ın zaten bir teklif yapması bekleniyordu. Milan bu sakatlığı ve aciliyeti, Natali'nin yaz gelince Bosman kuralları ile serbest kalması ihtimali ile birleştirip Fiorentina'ya basit bir teklif yapıp işi bitirme niyetinde. Bizimkiler inat etmesinler, kazanabilecekleri bir şeyler varken kazansınlar adam gibi...

 Belki ufak ve işe yarar bir takasa girilebilirdi ancak işte şu bedavaya gidebilme olayı ve Milan'ın aç alıcı konumunda olmasına rağmen aynı zamanda tok alıcı kozunu da elinde tutması takas veya iyi bir para kazanma ihtimalini sıfıra indiriyor.

  ©Artemio Franchi. Template by Dicas Blogger.

TOPO